Sosyal Medya ve Linç Kültürü

İnsanlığın önde gelen varoluş kaygılarına baktığımızda “sosyalleşme” kavramını görürüz. Asıl olan başka kimselerle bir araya gelmek değildir, bu eylemin özünde “Ben,” kavramının yeniden şekillenmesi süreci vardır. “Ben,” mutlak yalnızlık kavramı içinde bükülürken ırk, ideoloji, din ya da başka bir dürtüye hizmet bir topluluğun parçası olmak ister. Bunu yapmaktaki amacı var olduğunu kanıksamak ve ilan etmektir. Nihayetinde bu girişimden bireyin, “hayatta olduğu ve ölüme meydan okuduğu” anlamını çıkartabiliriz.

Tarih boyunca insanlar için “kalabalık” hale gelmek yani “kitle” olmak en önemli amaçlar arasında yer edinmiştir. Bir kitlenin ya da bir ulusun parçası olmak, ona addedilen tüm eylemlerin de içerisinde barınmak anlamına gelir. Oluşan toplulukların insanlık için bir fayda göstermesi beklenmez ya da değişen coğrafi koşullara uygun geleneklere de uyması beklenmez. Kalabalık sayıca üstünlük elde ettiğini düşündüğünde yazılı ve sözlü yasaları eğebilir ve hatta değiştirebilir. Kalabalığın gücü yer yer acımasız da olabilir, tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Cadı avlarından günümüze kadar sayamayacağımız kadar olaylarla kalabalık gücünü test etmiş ve yeri geldiğinde neler yapabileceğini geri kalanlara göstermiştir.

Linç konusunun da işlenmiş olduğu Orkun Uçar’ın son romanı Absentium hakkında yazdığım yazıda şu cümlelere yer vermiştim: “Bu kültür, elbette sanayi öncesi feodal toplumlardan ve hatta çok daha eskilerden beri devam eden bir güç gösterisidir. Linç, her zaman doğrudan fiziki saldırılarla gerçekleşmez. Eskiden dedikodu ve fısıltı ile büyüyen öfke, şimdilerde teknolojinin yarattığı yepyeni bir alanda boy gösteriyor; sosyal medya.” Öfkenin hedefleri arasında kişinin yaşam alanını kısıtlamak, iş akdini fes ettirmek, aile bağlarını sarsmak gibi sayısız başlıklar bulunmakta. Tam da bu noktaya daha yakından baktığımızda basit bir “karşı duruş” ve “istememe” durumu ile başlayan linç/saldırı, hedefine aldığı kimseyi aç ve açıkta bırakmaya ve hatta birkaç “kendini bilmeze” hedef yapmaya kadar gitmektedir.

Absentium, kalabalığın aslında çok çabuk şekilde manipüle edilebildiğini de gözler önüne seriyor. “Mutlak Doğrular” ilan edilmiş değerlerine sıkı sıkı sarılan kalabalık, küçük bir ekip tarafından kullanışlı birer silaha dönüştürülebiliyor. Çok uzaklara gitmeden ülke tarihimize baktığımızda birçok saldırının yerelde başlayan fısıltılarla gerçekleştiğine tanık oluruz. Sivas Katliamından Trabzon’da linç edilen öğrencilere kadar gelişen teknoloji ile birlikte yeni bir alan doğmuştur: Sosyal Medya. İlk başlarda uzakları yakın edeceğine inanılan bu platformlardaki insanlar, uygun koşullar etrafında bir araya geldiklerinde fısıltı ile başlayan öfke dalgası öylesine büyük bir güce dönüşür ki artık geri dönmek imkânsızdır. Kimi zamanlarda ise bir kimsenin bu alanda hedef gösterildiği ve çok geçmeden fiziki saldırıya maruz kaldığını gördük. Bu gücün büyümesinde bireyin “görünür olmak” talebi öfkeli kalabalık tarafından hoş görüyle karşılanır ve ortaya fayda sağlamak üzerine kurulu bir yaşam ortaklığı çıkar.

Linç eyleminin çarpık bir temelden doğduğunu gösteren başka bir olay ise “zenci” söylevi üzerine kopan kıyamettir. Bu kelime ile başlayan saldırılara Kürtleri, Alevileri, Ateistleri, Ermenileri, Yahudileri vb zerre kadar sevmeyenler dahi katılabiliyor. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki önü alınamaz, ölçülemez bir öfkeyle büyüyen saldırılara tanıklık ediyoruz. Bir yazarın kadınları taciz ettiği iddiası ile başlayan süreçte adı geçen yazar suçlamaları kabul ediyor. Sonra ne oluyor? O kişinin suçunu ilan etmesi, öfkeli kalabalık için yeterli bir sonuç teşkil etmiyor. Kitapları düşman ilan ediliyor, yayınevleri tehdit altında kalıyor ve sonuç olarak tüm iş sözleşmeleri iptal ediliyor.

Kendisinde bu hakkı görmenin bir yanlışlık olduğunu düşünmeyen binlerce kişi; avukat, savcı ve hâkim gibi davranarak yeni hamleler yapıyor. Bu yazıyı yazdığım saatlerde hiçbir kitabını okumadığım tesadüfen sosyal medyada önüme düşen bir yazarın serzenişini okudum. “Önüme düşen,” diyorum çünkü bu halin, en işlek caddelerde bir kişiye onlarca kişinin yaptığı saldırıdan bir farkının olduğunu düşünmüyorum. Serzenişte bulunan yazar, “Hiçbir zorlamada bulunmadım, kötülük etmedim…” diye açıklamalarda bulunuyor. Yanıt, “Kadının beyanı esastır, sen sapıksın, tacizcisin…” oluyor. Derken bir başkası “Bana kuğu dedi, özür de diledi ama affetmiyorum… Kadın mücadelemiz…” diye ortaya çıkıyor. Örnekler çoğaltılabilir. Kimin sapık/tacizci olduğunu birkaç tweet okuyarak anlamanın mümkün olmadığını söylemek istiyorum.

Bu iş adli mercilerin işidir, herhangi birinden zarar gören bir kimse, kendisini hazır hissettiği anda konuyu mahkemeye taşıyabilir. Peki, bu olayda yaşananların “suç” teşkil edip etmediği dahi bilinmezken; küfürler yiyen, iş hayatı ve aile hayatı telafisi güç şekilde zarar gören kimselere ne olacak? Bir kimsenin anlık heyecanı ya da çokça sarf edilen “galeyana gelmesi” üzerine sayısız kişinin hayatının karartılması ne kadar doğru? Kaldı ki yayınevleri genel algının aksine ekonomik sorunlarla boğuşurken ayakta kalmaya çalışan birer kurumlardır. Bir yazarla kitap sözleşmesi yaptıklarında o yazarın hayatını ya da özelini bilmezler. Ve bir yayınevi beraber çalıştığı yazarına “Aman ha davranışlarına dikkat et,” demez/diyemez. Üstelik rüzgâr linçten yana eserken onlarla olan sözleşmesini fes etmek kolaydır. Ya tam tersi olsaydı, yani “Yazar ile eserleri bir tutulamaz,” diyenler çoğunlukta olsaydı; yine de yayınevleri böylesi kararlar alabilir miydi? Çevirisi yapılan yabancı yazarların ya da dinlediğimiz yabancı sanatçıların gündelik hayatlarına mercek tutulsa nelerle karşılaşacağız?

Bir yazar/sanatçı günlük yaşamında birden fazla kez hata yapabilir (Emrah Serbes, Halil Sezai vb), yaptığı hatalar toplum vicdanında asla ama asla affedilmeyecek türden de olabilir. Yapılması gereken; söz sahibi kişilerin/kurumların talepleri adli mercilere iletmesi ve sonuçları beklemesi olacaktır. Bu durum suç sahibinin yeteneklerinin yadsınmasına yol açamaz ve daha önce iş yaptığı kimseleri de doğrudan bağlamaz. Geçtiğimiz aylarda sevgilisini dövdüğü iddia edilen bir sanatçı için de benzer bir linç süreci yaşanmıştı. Linç öylesine büyüdü ki bu sanatçının birlikte iş yaptığı herkes kadına şiddetin suç ortağı ilan edildi, yetmedi ona selam dahi verenler de bu büyük kuşatmadan payına düşeni aldı. Geçen haftalarda ise ilahiyatçı bir yazar linç saldırısının kurbanı olmuştu. Yazarın emekli ikramiyesine el konulmasını ve hatta ölmesini/öldürülmesini isteyen kişileri gördük sosyal medyada. Bu bağlamda linç kavramına yakından bakıldığında karşımıza kötülüğün organize gücü çıkıyor. Kalabalık ve demokrasi kavramları iç içe geçerek ön koşulunda “haklı olmanın” verdiği gururla büyüyen kötülük, yaptığı işlerden pişmanlık duymayacak kadar kendine güvenmekte. Kalabalık, kendi yasalarına dahi güvenmeyip, hedeflerindeki kimseye tam da canları o anda ne yapmak isterse onu yaşatmak fikri etrafında buluşuyor.

Öyle görünüyor ki çoğunluk, tacizcilerin mahkeme yoluyla cezalandırılması sürecine şüpheyle bakılıyor ya da mahkemelerin bu tür suçlara gereken yanıtı veremediklerini düşünüyor. Doğrudur, birçok adli suçlu çabucak salıveriliyor. Bu duruma yüzlerce örnek gösterilebilir. Peki, mahkemeler bir zorbayı cezalandırmıyorsa ne yapmamız gerekir? Suçlu bulduğumuz kimseleri ve onlarla iş yapanları aç ve açıkta bırakarak adil bir yargılama yaptığımız söylenebilir mi? Birilerini ezip yok ederken ülkedeki hukuksal sürece bir faydamız dokunur mu? Yoksa recm geleneğinin hortlamasına mı neden oluruz? Yarın daha güçlü bir grup ortaya çıkar da “suçsuz” olduğuna inandığımız bir kimseyi linç ederse ne yapacaksınız? Bana göre önce bu sorulara samimiyetle yanıt verilmeli yoksa günün birinde, evlerimizde otururken, “günahkâr” ilan edilmiş kimselerin katledilmesini izleriz.

Eğer linç sevdalısı güruhun izinden gidilirse oluşacak hasarların iyileşmesi de mümkün olmayabilir ve zamanla sosyal medya “kötü” ilan edilerek fişi çekilebilir. Derken bir gün öykülerinde, kitaplarında cinayet, cinsel şiddet vb konularını işleyen; karakterlerine “eril” dilde küfürler ettiren yazarlar taşlanır. Sonra bir de bakmışız ki pırıl pırıl bir sansür, ülkenin tüm sanatsal çalışmalarının üzerinden geçmiş ve geriye hiçbir şey kalmamış…

Dutluk Dergi‘de yayımlandı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: