Free Guy: Oyun İçinde Oyun

bilimkurgukulubu.com adresinde yayımlandı.

Matt Lieberman ve Zak Penn’in senaryosunu üstlendiği Free Guy, özellikle bilgisayar oyunlarına zaman harcayanlar ve çocuklu aileler için izlemesi keyifli bir film. Mizahi yönü güçlü diyaloglarla çıktığı yolda film, “bug” fikri etrafında dönerken zamanınızın boşa gittiğini düşündürtmemeyi ve çevrimiçi oyunların mutfağında yaşanan çekişmelere de odaklanarak kendisini sonuna kadar izletmeyi başarıyor. Ryan Reynolds’ın başarıyla canlandırdığı Guy’ın başından geçenleri izlerken şaşalı bir hikâye ile birçok farklı soruna sürükleniyoruz. Jodie Comer ve Joe Keery gibi tanınmış isimlerin rollerini hakkıyla oynadıkları filmde, görünürde iki farklı dünyada yaşanan savaş anlatılıyor: Gerçek dünya ve çevrimiçi oyun dünyası.

Gerçek Kahraman, GTA (Grand Theft Auto) benzeri çevrimiçi oyunları ve bu oyunların müptelalarını iğneli bir dil ile eleştirirken eğlendirmeyi de unutmuyor. Guy’ın bir an olsun sorgulamadan her gün aynı saatte ve aynı repliklerle başlayan hayatına yakın çekim başlıyoruz ve filmin “gözlüksüz” karakterlerinin otomatik yinelenen kodlardan ibaret olduğunu görüyoruz. Oyun içerisinde belirli görevleri üstlenen figüran karakterlerin bu gözlükleri denemek akıllarına bile gelmiyor, kendi başlarına bırakıldıklarında gelmesi de mümkün görünmüyor. Gözlükler, oyuna çevrimiçi katılan oyuncuları simgelerken ona sahip olanlara da birtakım özellikler sunuyor. Yine Guy’ın gözlük kullanmak istemesiyle başlayan macera, yaşanan/bilinen dünyanın ötesine kapı açılması ile ortaya çıkan yeni ve deneyimlenmemiş bir dünya fikrini besliyor.

Oyun içinde yer alan Free City isimli şehirde olan bitenler, ilk olarak simülasyonda yaşadığımıza dair çeşitli sorgulamalar yapmamızı istiyor. Buradan yola çıkarak ortaya konan “varoluş” sorunu, oyun yaratıcılarının müdahalesi ile özgürleşen yapay zekâ kodlarının başlattığı mücadeleye dair aklımıza çeşitli eserler getiriyor. Truman Show, Ready Player One, Sophie’nin Dünyası gibi eserlerin de ortak noktası, kendisine verilen rolü reddeden ya da bir şekilde “uyanışa” denk düşen kahramanların yeni baştan yarattıkları hayatlardır ve bu da her daim ilgi çekici olmuştur. Free Guy da buradan beslenmeyi ihmal etmiyor.

Filme yakından baktığımızda alt metinlerle kuşatıldığımızı fark ediyoruz. Rahatsızlık seviyesinde olmayan bu alt metinlerde, çevrimiçi oyunlarda ustalaşan oyuncular, klavye şövalyeleri ve video yayını yapan üreticiler de topun ağzına düşmekten kurtulamıyor. Yüksek bütçelerle hazırlanan film, alt metinler etrafında gezinirken pos-apokaliptik bir dünyanın hemen öncesinde yaşanan hayatlara odaklanmamızı istiyor. Özellikle GTA benzeri oyunlardaki oyuncuların dillerine yapışan “ölüm” fikri ile toplum içinde yeşeren yeni bir kültüre dikkat etmemiz isteniyor. Tehlike diye nitelendirilen bu çarpık kültür artık evlerimizde ve ceplerimizde büyüyor. Şiddetin övüldüğü bilgisayar oyunlarına yakından bakmamız ve yaşanan sanal gerçekliğin etkileri üzerine de kafa yormamız arzulanıyor. Küçük çocukların dahi küfürler eşliğinde ölüm yağdırdığı oyunlar, yavaş yavaş toplumun şekillenmesine de yardımcı oluyor. Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan kıyımların bizim üzerimizdeki etkisizliği, empati yetimizin sandığımız kadar yüksek olmadığı anlamına geliyor. Yine filmden yola çıkarak ulaşılabilecek bir başka görüşe göre ise dünyanın geri kalanı, sadece bize özel yaratılan ve aslında var olmayan sanal bir gerçekliğin parçası durumunda. Yani yaşadığımız yerin binlerce km ötesinde, yaşadığını düşündüğümüz insanların aslında hiç var olmayabileceğini düşünmemiz isteniyor.

Film, alt metinlerde özgür irade, varoluş, simülasyon, yapay zeka konuları etrafında hayalet gibi gezinirken, yaratılan bu kaos ortamını yerdiğini gizlemiyor. Ancak sorun da burada başlıyor, “Bu kıyamet öncesi kanlı dünyanın sonunda ne olacak?” diyerek bir arayışa giriyoruz. Yapay zekâ kodları ile bilince kavuşan Guy karakteri özelinde diğer figüran karakterler de bilinç sahibi olmaya başlarken çok keskin bir eşikte duruyoruz; kötülükten sonra ne olacak? Guy için kod yazan oyun geliştiriciler, gerçek dünyada hayatta kalma savaşı verirken bir yandan da Guy için endişeleniyorlar. Onu “hayatta” tutmak adına giriştikleri mücadele bizi “Inception” filminde gördüğümüz katmanlarla karşılaştırıyor.

Tam da buraya kadar Guy’ın bilinç sahibi olduğu yönünde yaratılan atmosfer tepetaklak düşmeye başlıyor. Oyun geliştiricilerin yazdıkları kod ile kendi döngüsel yaşamının dışına çıkabilen Guy gerçekten de “özgürleşti”mi? Ona sorgulama yetisini sağlayan kodları bu özgürlüğün neresinde ele alalım? İnternet dünyasının çok ama çok küçük bir bölgesinde, bir oyun içerisinde bankacı olmaktan ve yumruk yemekten sıkılan Guy, ondan sorgulamasını istediği için sorgulamaya başlamışken özgür irade kavramını temsil edebilecek mi? Şimdi bu soruları oyun geliştiriciler ve yaşayan diğer insanlar için de sorabiliriz. Buradan yola çıkarak “tanrı ve sopası” konulu felsefi tartışmaların da kapıları açılabilir. Ancak hiç merak etmeyin; film tüm bu şamatanın yaşanacağı odanın anahtar deliğinden sunduğu görüntü ile kısa bir kesit vererek izleyenlerin ağzına bal çalmaktan ötesini yapmıyor. “Öyle bir misyonum yok,” diyor.

Yapay zeka ve simülasyon konusunu sorgularken karşımıza çıkan “Bundan sonra ne olacak?” sorusunun peşine düşüyoruz yine. Şimdiye kadar öyle ya da böyle işinin hakkını veren, eğlenceli, esprili diyaloglar ve iyi işlenmiş animasyon teknikleri ile tebessümü bıraktırmadan kendisini izleten film bir anda köhneleşiyor. Senaristlerin adeta çuvallaması nedeni ile sürekli kınanan kaos dünyasının gerisine düşüyoruz. Beklentilerimiz kendiliğinden sönükleşiyor ve filmin ütopik macerasının ütopya fikrine yakışır bir hal alması için umut ediyoruz ve ne yazık ki ütopyanın sadece fikri ile yetinmek zorunda kalıyoruz. Silahların susmasının, trafik kazalarının ve saldırıların durmasının ardından çeşitli dinlere ait kitaplarda tasvir edilen cennet hayaline benzer bir yere takılıp kalıyoruz. Böylelikle yeşilin ve akarsuların yer aldığı, herkesin sırıttığı bir dünyada sıkıcı bir sona hazırlanmış oluyoruz.

İşte burada başından beri eleştirilen ve düşe kalka ilerleyen varoluş sorgulaması duvara çarpıyor ve Guy başta olmak üzere tüm karakterler bir anda gülümsemeye/sırıtmaya başlıyor. Senaristler eleştirdikleri dünyanın tuzağına düşerek Guy ve diğer karakterlerin “gerçekten özgür” olduklarına bizleri inandırmaya çabalıyor. Bu yavan ütopik dünya, önceki yaşantıların sürdüğü vahşet dünyasından daha kötü bir hayata evrilerek izleyicilerde anksiyete yaratmayı başarıyor. Sonsuza kadar su şırıltısı altında sırıtarak gezinme fikri kıyametin kendisi olabilir. Kavganın ve öfkenin hüküm sürdüğü dünyada hedefler etik olmasa da, iyi kötü bir amaç için yaşayan kimseler varken filmin sonunda iyilerin ve iyiliğin kazanması ile karşılaştığımız “iyilik ütopyası düşü” o kadar yavan kalıyor ki bizzat senaristlerin konuşturduğu kahramanlar arasında aşağıdaki gibi bir diyalog gerçekleşiyor.

– Şimdi ne olacak?

– Ne istersen o olacak?

Tıpkı emsal eserlerdeki gibi, “Sonsuza kadar her istediğini yapabilecek iyilik timsali bir yapay zekâ algoritmasının mutluluk anlayışı nasıl olabilir?” sorusunun yanıtını izleyicilere bırakan senaristler işin en zor kısmında havlu atıyorlar. Benzer sorunları ütopya konusunu işleyen edebiyat eserlerinde de görüyoruz. Her şey ve herkes iyi olduğunda yaşanacak hayat bir türlü betimlenemiyor. İyilik dışında bir “şey” düşünmemek kısmı ise iradesi ellerinden alınmış ya da hiç irade sahibi olmamış “melek” ideası gibi mistik bir hal almaktan öteye gidemiyor. Böylece film başından beri dikkat çektiği “özgür irade” kavramı ile sürdürdüğü savaşı kaybediyor. Öte yandan gelmiş geçmiş tüm oyun karakterlerinin felsefi çıkış noktasına dikkat çekmek gerek: Bengi dönüş. Evet, Friedrich Nietzsche neredeyse her kitabında öne çıkardığı bu kavramı “Şen Bilim”de şöyle açıklıyor.

“Yaşadığın ve yaşamakta olduğun bu hayatı, yeniden ve sayısız kere daha yaşamak zorunda kalacaksın; içinde yeni hiçbir şey olmayacak: Yaşamındaki her acı, her sevinç, her bir düşünce ve her bir soluk, tarif edilemeyecek kadar küçük ya da büyük her şey, arka arkaya ve aynı sırayla, sana dönecek – ağaçların arasından süzülen şu alacakaranlık ve şu örümcek bile, şu an ve ben kendim bile. Varoluşun sonsuz kum saati, içinde toz lekesi olan sen ile yeniden ve yeniden baş aşağı çevrilecek!”

Oyun karakterlerinin aynı hayatı sonsuz kez yaşamaları, oyun kurucular başta olmak üzere oyuncular için de ilk bakışta ilginç bulunsa da bu döngü ortaya çıkacak olan muhtemel yakınlığın körelmesine yol açıyor. Bu döngü, hem yaşayanlar hem de izleyenler için nihilizmin çeşitli seviyelerini deneyimlemelerine sebep oluyor. Bengi Dönüş’ten yola çıkarak oynadıkları oyunlardaki döngüyü keşfeden oyuncuların bir süre sonra kendi hayatlarının da birer döngüden ibaret olduğunu keşfetmelerini bekleyebiliriz. Dolayısıyla zamanla anlamını yitiren döngüdeki yaşam, kendisine şahit olanlara birkaç seçenek sunmak durumunda: Ya olumlayarak aş ya da ona yapışıp sonsuz kere yaşa…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: