Söz Gümüşse Sükût Altındır: Sıcak Kafa

bilimkurgukulubu.com adresinde yayımlandı.

Afşin Kum‘un GİO ödüllü romanı Sıcak Kafa, bir Netflix dizi uyarlamasına dönüşerek son günlerin en çok konuşulan eserleri arasına girdi. Tabii bu sayede gelişimini sürdüren Türk Bilimkurgu Edebiyatı da yeniden görünür hâle geldi. Sıcak Kafa, ülkemizde çokça beğeni toplamış yapımların (Pardon, Fi, Muhteşem Yüzyıl, Kardeşim Benim) yönetmenliğini de üstlenen Mert Baykal imzası taşıyor. Osman Sonant, Şevket Çoruh, Gonca Vuslateri, Yetkin Dikinciler, Haluk Bilginer gibi sinema ve tiyatro dünyasının hatırı sayılır isimlerini bir araya getiren dizi, bu yönüyle de tatmin edici bir kadroya sahip.

Bu yazımızda, sürpriz bozanlardan olabildiğince uzak kalarak Sıcak Kafa dizisi ve kitabından söz edeceğiz. Diziye dair düşüncelerimizin temelinde ise elbette bilimkurgu kavramı olacak. Dizinin konusu, ortaya ne zaman ve nasıl çıktığı bilinmeyen bir tür virüse (Buna semantik virüs adı veriliyor) maruz kalan kimselerin belli belirsiz ve çoğunlukla alakasız şeyler söyleyerek delirmeye başlamaları üzerine kurulu. Bu duruma ise ARDS isimli bir hastalık sebep oluyor. Salgına yakalanan insanlar, abuklama denilen bir dizi dil ve anlam karmaşası ile başlayan delilik hâline hapsoluyor. Değişik ve ilgi çekici bir konu gibi görünse de, sesle ya da konuşma yoluyla yayılan salgın teması bilimkurguda ilk kez karşılaştığımız bir fikir değil. Örneğin Tony Burgess‘in 1995 tarihli romanı Pontypool Changes Everything de buna benzer bir salgını konu alıyor. Romanda salgına yakalananların dili anlamlandırma yetilerini kaybettiğine ve bir çılgınlığa sürüklendiğine tanık oluyoruz. Hatta 2008 yılında roman, Pontypool (Öldüren Kelimeler) adıyla sinema filmine de uyarlandı. Dolayısıyla iki eser arasındaki benzerlik fazlasıyla dikkat çekici.

“İnşallah sürtünme dürtüsünü silindir nefretine kurban etmezsin.”

ARDS’ye işaret etmişken, bu konuya biraz daha dikkat çekmek yararlı olacak çünkü gerek kitabın gerekse dizinin bilim ve bilimkurgu ile tek bağlantısı bu kavram. ARDS (Acquired Reasoning Deficiency Syndrome), bir akciğer hastalığı ile karıştırılan “akıl yürütme” yetisinin kaybı anlamına geliyor. Bu konuda biraz daha araştırma yaptığımızda “Wernicke Afazisi” kavramı ile karşılaşıyoruz. Duyduklarını ya da düşündüklerini irdeleme yetisini kaybetmiş kimselerin bir şekilde günlük hayattan kopmalarını, iletişim kurmakta zorlanmalarını ifade eden Wernicke Afazisi, genellikle beynin sol temporal lobunda meydana gelen travmatik sorunların bir göstergesi olarak yorumlanıyor. Genellikle de darbe, tümör ya da nörolojik bir hastalığın dışavurumu şeklinde ortaya çıkıyor.

Sıcak Kafa’da gözlemlediğimiz “abuklama” hâli de tam olarak böyle bir rahatsızlığa benziyor. Sekiz bölümlük dizinin ana çıkış noktası olan abuklama hezeyanı, ülkemizi ve dünyayı esir alıyor ve her ülke kendi başının çaresine bakmak zorunda kalıyor. Bu süreçte ortaya çıkan karmaşayı ise SMK (Salgınla Mücadele Kurumu) bastırıyor. SMK konusunun kitapta ve dizide farklı tonlarda işlendiğini de belirtmek lazım.

Peki, salgın nasıl yayılıyor? Kitaba bakacak olursak, kişiler arası bulaşın temelinde “memetik virüs” yer alıyor. Kısaca açıklamak gerekirse, abuklayan hastalara dair videoların internet aracılığıyla milyonlarca insana ulaşması virüsün çok hızlı bir biçimde insanlığı tehdit etmesine yol açıyor. Hatta işitme ve konuşma engelli kimselerin dahi işaret diliyle hastalığa yakalanabildiği vurgulanıyor. Kitapta göze batan başka bir husus ise bilmediğimiz yabancı dillerdeki abuklamaların kişiye etki etmemesi. Maalesef dizide virüse dair çok fazla ayrıntı ile karşılaşmıyoruz. Virüsün teknik olarak ses kayıtlarından da geçebildiğini gösteren sahnelere şahit oluyoruz sadece.

Gelelim Sıcak Kafa ve bilimkurgu ilişkisine. Yapımda yer alan oyuncuların (Osman Sonant ve Şevket Çoruh) senaryoya inanarak oynadıkları anlaşılıyor. Ayrıca görüntü yönetmeni Yon Thomas, Sıcak Kafa’ya distopik bir hava katmayı başarıyor. Ancak bazı sahnelerin The Walking Dead’e aşırı benzemesi de gözlerden kaçmıyor. Açıkça belirtmek gerekir ki, izleyenler diziyi eli yüreğinde izliyor; her an her şey tepetaklak olacak da oyuncular ve senaristler altında kalacak diye korkuya kapılıyor. Neden mi? İyisi mi daha yakından bakalım da nedenleri birer birer sıralayalım.

Bir yapımın “bilimkurgu” şeklinde tanımlanabilmesi için asgari düzeyde dahi olsa bilimsel gerçeklerle bağdaşması gerekiyor. Sıcak Kafa, birtakım kavramlar yoluyla da olsa salgına dair bilimsel referans vermeyi ihmal etmiyor. Ancak gerek kitaba, gerekse yapıma yakından bakıldığında salgına ve sonraki sürece dair başka bir bilimsel bulguya rastlamıyoruz. Öte yandan “Türkiye’nin İlk Distopya Dizisi” şeklinde lanse edilen yapım, bu bağlamda da bazı sıkıntılara sahip. Zira distopya denildiğinde olmazsa olmazlar vardır. Örneğin sınıf farkı, bireysellik, sıkı düzen, cinsellik/üreme ve özgürlük gibi kavramların belirgin anlamda (özellikle kitapta,) ortadan kalkmadığını söyleyebiliriz. Yine sıfır noktası, direniş, gerçeklik gibi başlıklar altında bulunması gereken SMK ve Artı 1 örgütü arasında yaşanan çatışma (kitapta böyle bir direniş söz konusu değil) da gerçeklikten uzak kalıyor. Dizide SMK gibi baskıcı bir kurumun toplumu ezip geçtiğine inandırılmak istensek de, gerçekte böyle bir şey yapımın kendi bütünlüğü içerisinde mümkün görünmüyor.

Hatta dizide çikolatanın çok kıymetli oluşuna dikkat çekilirken, daha hayati diğer konuların es geçildiği görülüyor. Örneğin Artı 1 gibi bir direniş grubunun cep telefonu kullanabilmesi (tüm dünyada hayatı felç eden bir salgın varken telefon hatları çalışabiliyor), karantina bölgelerine rahatlıkla girilip çıkılabilmesi yapımın inandırıcılığını da baltalıyor. Bu duruma rağmen senaristler, distopyaların olmazsa olmazı diyerek Artı 1 örgütünü kendi içinde savaş/barış ikilemine düşürüyor. Savaş yanlısı fraksiyon ise cesaretten yoksun karakterlerle dolu ve yer yer abartılı duygusal çıkışlara imza atıyor. Yine tektiplik, sahte ütopya gibi kavramların da altı boş bırakılıyor.

Dünyadaki tüm düzenin altüst olduğu böyle bir dönemde, insanları salgından koruyacak tek ve en önemli etkenin virüs saçan kelime gruplarına temas edilmemesi fikri, yapımın başka bir hatasına yönelmemize sebep oluyor: Ses geçirmez özelliği olan kulaklıklar. İnsanlar salgından korunmak için kulaklık takıyor. Ancak nasıl oluyorsa, bazen duyuyor bazen duymuyorlar. Tam bu durumu kabullenmişken başka bir sorun göze çarpıyor: Kulaklıkların tamamı da gıcır gıcır. Yapım, bahsedildiği kadar distopik bir eser olsaydı, bir adet kulaklık için insanlar birbirini boğazlardı. Kulaklık, gözümüze gözümüze sokulan çikolatadan milyonlarca kat daha kıymetli olurdu. Üstüne üstlük SMK, kulaklık konusunu Artı 1 karşıtı hamlelerinde de kullanarak süreci lehine çevirecek her türlü hileye başvururdu. Ama ne yazık ki böyle bir şeye de şahit olmuyoruz. Dolayısıyla, alışageldik distopyalardan izler taşıyan göstermelik bir SMK tablosu izliyoruz.

Dizide gördüğümüz (kitapta olmayan) Kocaeli Anması gibi olaylar ise diziye duygu katmak adına politik göndermeler içeriyor. Yazarın kitapta değindiği salgın ve din temalı kısımlardan yola çıkarak, bu yürüyüş ve anma etkinliklerine önem verilmesi senaristlerin bilinçli bir tercihi gibi görünüyor. Kitabı okumamış kimseler için bu sahneler kısmen gerçekçi olabilir. Kısmen diyoruz, çünkü baskıcı bir güç olarak resmedilen SMK gibi bir kurumun hüküm sürdüğü yerde böylesi romantize edilmiş sol eğilimli yürüyüşlere asla ama asla izin verilmez.

Sonuç olarak, dizinin özellikle müzikle ilgili sahneleri izlemeye/dinlemeye değer nitelikte saykodelik çalışmalara sahip. Bu sahnelerde karşımıza çıkan karakter ve diyaloglar ise oldukça inandırıcı. Kabul etmek gerekir ki, yönetmenler ve senaristler bunca hataya rağmen dikkat çeken bir yapıma imza atmayı başarıyor. Sıcak Kafa, olumsuz eleştirilere maruz kalmasına rağmen bu alanda üretilecek yapımlar için kesinlikle ümit verici. Yaptığımız eleştiriler ise sonraki eserlerin daha derli toplu olabilmesi adına. Yükselişte olan Türk Bilimkurgu Edebiyatı, bu dizi sayesinde yeniden gündeme gelme fırsatı yakalıyor. Dolayısıyla, Sıcak Kafa’nın ülkemizde boy gösteren bilimkurgu eserlerine olan ilgiyi arttıracağı su götürmez bir gerçek.

“Söz varmaya, kulak olmaya…”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: