Yalnız Bir Ölüm | (Kısa Öykü)

Her şey bir anda başladı. Bu gece birkaç bira içip bilgisayar başında zaman öldürmek gibi süregelen bir plana sahiptim. Yalnızlıktan kıvrım kıvrım kıvrananlarınızın çok iyi bileceği gibi, dairemin kapısından girdiğim anda dünden, belki de önceki dünden, kalan bulaşıkların kokusu haricinde bir şey tarafından karşılanmadım. Tek odalı evimde kendime bir ziyafet çekmek gibi alışkanlıklarım da olmadığından ayaküstü pişirdiğim dört (belki de beşti, hatırlamıyorum) yumurtayı yarım ekmekle tükettim. Bu eylemime S.A.Y (Standartlaşmış Akşam Yemeği) ismini koymuştum. Uzun yıllardır, yemeğimi evde yediğim akşamlarda, pişirdiğim tek yemek türü buydu. Bedenimin proteine ihtiyacı olmasa, bu bile fazlaydı bana. Onun ihtiyaçlarını her daim abartılı buldum. Bu saçmalığı en aza indirebilmek adına onu çalıştırmaya yetecek kadarını tüketme eğiliminde yaşamayı ilke edinmiştim. Mutfak tezgâhının üzerinde, kızarmış yumurtamı, avını başka kimseyle paylaşmak istemeyen bir yırtıcı edasıyla soluksuz tükettikten sonra yağlı tavayı bir havlu kâğıtla silerek mutfaktan uzaklaştım. Bu yöntemle tavayı her gün aynı amaçla kullanabiliyordum ve aynı zamanda suyu boşa akıtmamış oluyordum (bir de deterjandan uzak kalmak kısmı var).

Odanın diğer yarısında bulunan ve alındığı günden beri açık beklemekte olan kanepeye oturdum, bilgisayar masamı önüme çektim. Biramı yudumlarken bir film izleme isteğiyle gezinmeye başlamışken youtube’de anlamsız şeyler izlerken buldum kendimi. Bunu fark ettiğimde ikinci biramın boş şişesini zeminde yuvarlamak üzereydim. Sonrasında öfkeyle kapatmayı denediğim sayfaların birinde gezegenimizin videosunu gördüm. Uluslararası Uzay İstasyonundan canlı yayın yapılan bu videoyu tıkladım ve yeni bir bira açtım. Astronotun arada sırada görünen parmaklarına bakarak onun yaşı, cinsiyeti, kilosu, memleketi vb ile ilgili kendi kendime yürüttüğüm tartışmalar boşlukta süzülen gezegenin oyun hamuru gibi durmakta olduğu fikriyle bölünüyordu. Oyun hamuru benzetmesi oldukça eğlenceliydi. Bana envai çeşit teşhiste bulunduktan sonra intihar eden doktorumu hatırlatıyordu. Onun uzay bilimine olan tutkusu her nasılsa bilinçaltımda gezegenimizle örtüşmüştü. Bana şizoid, sınır kişilik vb terimlerle saldıran doktorun intihar haberinde cinnet geçirdiği yazılıydı. Oysaki benim gibi tedavi sürecine dâhil olsaydı, onun iflah olmaz bir ruh hastası olduğu gerçeği de bilinir olurdu. Önerdiği tedavi modellerini aşıp yaşamına son vermesi beni üzmemişti. Doktorumla yaptığım tartışmalar sürerken hipnoz olmuşçasına geçen iki saatin sonunda yerde gelişigüzel saçılmış bira şişelerine baktım, istemsizce saydım. Gezegenimizin harikulade görüntüsü oracıkta durmaya devam ediyordu. Canlı yayınla görmekte olduğum gezegenin bilmem neresindeki bir dairede oturmuş elimdeki birayla onu izliyordum. İnsan dedim, çok ilginç bir varlık. Manyakça şeylerden haz alıyor, ne garip!

Nedendir bilmiyorum, gezegenin uzay boşluğunda yuvarlanması esnasında aşağı ve yukarı kavramlarına sahip olmayışı geldi akıma. Bu kavramlara sıkı sıkıya bağlı olan kimseleri düşündükçe kahkaha atıyordum. Milyonlarcasının büyük laflar ederek tükettiği insan hayatı uzaydan bakıldığında öylesine önemsiz görünüyordu ki. Güneşin billur parlak ışıkları altında beyaz bulutlarla çevrili bu gezegende ölüm gerçeği sanki hiç yokmuş gibi görünüyordu şimdi. Ölüm üzerine düşünürken insan ırkının, toprak üzerinde pisliğe batmış bir canlı türü olduğuna kanaat getirdim. Derin ve siyah boşlukta böylesi güzel renklere bezenmiş bir gezegeni hak etmeyen bu canlı türüne lanet okurken gezegenin de benim gibi yalnızlık içinde boğulduğuna dair bir fikir çıktı karşıma. Bu muhteşem doğa olayıyla benzeşim kurmamın ruh sağlığıma iyi geleceğini ve bunun bir savunma refleksi olduğunu söyleyen iç sesime ağır küfürler ederek bu fikri hemen uzaklaştırdım kendimden. Gezegenin, tıpkı benim gibi, yalnız olduğuna dair kurgu cümleler kullanmak istemiyordum. Herhangi bir doğa harikasıyla bir olup benliğimi şişirmeye de niyetli değildim. Beni kalabalıktan uzaklaştıran ve kendi içimde küçük bir topluluk sahibi yapan edim buydu; aldığım nefesin bile mantıklı açıklamasını yapmaktan geri duramıyordum. Aslında ben yalnızlıktan ölüyordum, hepsi bu. Kalabalık bir benlikte yaşadığım yalnızlığı nasıl anlatabilirim ki sizlere? Daha süslü cümleler kurmak, benliğimde kıpırdayanlar için yeni bir savunma kalkanı anlamına geliyordu ki onların kontrolü ele almasını istemiyordum. Böylesi durumlarda onları görmezden gelerek susturmak en iyisiydi.

Her neyse, son bir bira konusunda kendimle yürüttüğüm pazarlığı kazandım ve yerimden kalkıp odanın güney doğusunda bulunan buzdolabından yenisini alıp açtım. Yeniden, kırışmış ve sararmış çarşafla bezenmiş yatağıma yöneldim. Bilgisayarımı tam karşıma çektim ve biramı yudumlamak üzereyken ekranda garip, korkunç bir yüz gördüm. Fonda çalan müzik durmamıştı, önce ekrandaki küçük siyah kafanın çıkardığı sesleri saniyenin on binde biri gibi kısa sürede tahmin eden beynime küfrettim, sonrasında gördüğüm şeye. Bu tüylü yaratık kızıl gözleriyle ve sivri dişleriyle ekrana bakmaya devam ediyordu. Hırıltılı sesler çıkartmanın dışında başka türlü bir sesi yakıştıramadığım şey doğrudan kameranın içine bakıyordu. Korku durumunda sergilenen otomatik davranışları tüm engellemelerime rağmen gerçekleştirmiş olmamın üzüntüsüyle düşürdüğüm bira şişesinin yerdeki cam kırıklarına bakındım. Gördüğüm bu yaratığın ilaçlarla, açlıkla, yorgunlukla, yalnızlıkla ve alkolle terbiye ettiğim bedenimin bir sanrısı olduğuna inanmak istedim öncelikle. Ellerim ve ayaklarım delirmişçesine titriyordu. Sigaramı zorlukla da olsa yaktım ve zihnimi toparlamaya çalıştım. Yaratık bazen kayboluyor sonra yeniden görünüyordu. Neden sonra aklıma geldiğinde hemen klavyenin tuşlarına saldırdım ve gördüklerim karşısında kendi kendime aynen şöyle seslendim: Sana bir iyi bir de kötü haberim var, iyiden başlayacağım çünkü sen kötüden başlamamı istersin hep; gerçek şu ki gördüklerin birer sanrı değil, henüz delirmedin. Kötü olanı ise oradaki yaratığı tüm dünya gördü. Bu büyük bir sorun anlamına geliyor.

Kafamdan aşağı kaynar sular diye başlayan deyimi anımsadım. Sanırım yıllardır kullanılan bu deyim gerçekte bu gün için üretilmişti. Bunun bir önemi var mı? diye çıkıştım kendime. Aslında konuşan benliklerimin aksine, bu yaratığın herkes tarafından görülmesi iyi bir şeydi, şüphesiz canlı yayın olmasa asla bilemezdik. Yaratık gerçekse eğer, insanlar çıldıracaktı ancak onlar çıldırmaya hazırlıklı ve alışkın kimseler olmadıklarından büyük zorluklar yaşayacaktı. Ben deneyimli bir çıldırmış olarak avantajlıydım. Balkona çıktım, uzaylıların gezegenimizi ele geçireceklerine dair açıklayıcı ve sinir edici cümlelerimi sıralamaya başladım. Olayın heyecanıyla kendime verdiğim sözden vazgeçerek yeni bir bira açıp, bir yandan yudumluyor bir yandan da “hepiniz belayı buldunuz, bu gece uyku yok kimseye!” diye bağırıyordum. “Yıllardır ödediğiniz krediler, banka hesaplarınızdaki paralar, kolejlere yedirdiğiniz ömürler; sona geldik, uyuyanları da uyandırın. Öyle kolay ölmek yok!” diye diye bütün siteyi ayağa kaldırmayı başardım. Çabalarım sonuç vermişti; site sakinleri de küfürleriyle bana yanıt veriyorlardı artık. Bu karmaşada, bir komşu teyzenin balkonuma terlik fırlattığına bile şahit oldum. Onu böylesi üstün güçlerinden ötürü tebrik ettim. Sağlığına teyzem, dedim. Tüm bu öfkeli kalabalığın aksine içlerinden bazıları gerçek anlamda uyanmayı başarabildiler. Belki televizyondan belki başka bir yerden öğrendiler bilemiyorum, söylediklerimin doğruluğu karşısında ani delirmelerde görülen sistematik davranışları sergilemeye başladılar. Bu birinci evreydi; amaçsızca hoplar zıplar, höykürürdü kimse. En zor eşik birinci evrede görülüyordu. Bunu aştın mı diğer evreler kolayca gelip geçerdi. Evet, terlik fırlatan teyzenin televizyonda izlediği (akıllı telefon ya da pc kullanmadığını varsaydım) görüntülerden sonra şahadet getirerek kendisini dördüncü kattan boşluğa bırakışını izledim önce. Sağlığına duacı olduğum teyzenin yere çakılışını gördüğümde, insanlık için yeni bir sayfanın çoktan açılmış olduğunu anlamış oldum. Onun yere inişi, balkonlarında delilik sendromu yaşayanlara yaklaşık yirmi saniye süren bir nefes alma şansı vermişti. Yirminci saniyeden sonra eşinme ve bağrışma davranışları katlanarak arttı. Teyzeyi çok sevdiğini düşündüğüm birkaç komşum daha aynı yöntemle olası uzaylı istilasına karşı koymayı denedi. Her seferinde yirmişer saniyelik paydoslarla (süre, boşluğa bırakılan bedenlerin sayısıyla ters orantılı idi) delirmeye çalışan site sakinleri nihayet daha geniş çaplı bir eyleme yeltenmeyi akıl edebildiler. Birer ikişer bahçeye çıkıyorlar toplu monologlarla eşiniyorlardı. İçeri döndüm ve bilgisayarımı yeniden kontrol ettim. Canlı yayın bitmişti, internet yavaşlamıştı. Televizyonu açtığımda haber sunan kimselerin kalmadığı stüdyolarda birkaç cansız beden ve oradan oraya koşup duran, çığlık atan insanların olağanüstü görüntülerine şahit oldum. On dakikada ülke tımarhaneye dönüşmüştü, akan görüntüler de bunun ispatıydı. Kanal değiştirmeye devam ettim. Büyük çoğunluğunda durum aynıydı. Bazıları ise canlı yayına geçmeye fırsat bulamamış olsa gerek ya da yayın politikası gereği dünyanın başına ne gelirse gelsin biz böyleyiz havasında sürüp gitmekte olan yayınlarına devam ediyorlardı.

Sırt çantama doldurduğum biralarla çıktım dairemden. Kapıyı kilitledim. Sokaklar zombi istilasına uğramış gibiydi. İnsanlar çıldırmıştı. Kimisi intihar ediyor, kimisi tanrıya çağırıyordu. Olası bir tanrının hoşlanmayacağı bu sefil canlıları izlemek ilk kez hoşuma gitmişti. “Günün birinde sokaklarda dolaşırken, tüm bu korkunç kalabalık içinde bir tek sen aklınla ve sağduyunla var olacaksın.” deselerdi, inanmazdım. Sadece otuz dakika içinde şehrin en güzide semti talan edilmişti. Yerler cesetlerle doluydu; rastgele ateş edenler, balkonlardan ve camlardan atlayanlar; kalanları daha da delirtiyordu. Marketler ve otomobiller ateşe verilmişti. Geceyi aydınlatan bu eşsiz kutlamayı izlerken bankaların da yakıldığını fark ettim. Bir bankanın renk cümbüşü edasıyla alev alev yanmasını izlemek hoşuma gitmişti. Kapitalizm, dedim, nihayet yenildin; şerefinize müşteri hizmetleri ve saygıdeğer ceolar!

Herhangi bir ne yaptığını bilmez zombi tarafından öldürülmemek için kenar kuytu bir yer buldum ve olanları izleyerek biramı içmeye devam ettim. Orada, kısmen daha karanlık kuytuda, boşaltım sistemimle savaşmak apayrı bir zorluktu benim için. Birkaç saatin sonunda, yıllar sonra ilk kez hissettiğim bu neşeli duygulardan uzaklaşmaya başladım. Açık ara tüm bu korkunç kalabalıktan daha mantıklı olduğum bu anda bile yalnızlığıma yenik düştüm. Adeta onlarla yer değiştirmiştim ve olan yine bana olmuştu; yeniden yalnız kalmıştım. Büyük bir adaletsizlik yaşıyordum. Saatlerce izledim bu çıldırmış, korkunç, sefil canlıları. Bana benzeyen bir kişiyle karşılaşmayı beklerken uzay boşluğundan gelen görüntülerdeki yaratıkları fark ettim. İnsan denen canlının soyunu tüketmeye yemin etmiş gibiydiler. Her yönden amansızca saldıran yaklaşık bir metre boylarındaki bu çirkin yaratıklar, insanları birer birer parçalıyorlardı. Yaratıkların bizimle beslenmek gibi bir dertlerinin olmadığını anladım. Görünen o ki insan ırkını gezegenimizden temizlemek istiyorlardı, bu ırkın neslini kurutmaya yönelik bir saldırıyla karşı karşıyaydık. Her yerdeydiler. Işığın etrafında toplanmış sinekler gibi öylesine kalabalıklardı ki, onlardan kaçmanın ya da saklanmanın mümkün olmadığı gün gibi ortadaydı. İki soru kafamda dönüp duruyordu: Bu yaratıklar, Dünya dışı başka bir medeniyetin kendisi mi? Yoksa onların sahip olduğu bir çeşit biyolojik silah mı? Gerçeği öğrenecek kadar yaşayamayacağımızı hissediyordum. Belki Dünyanın bir yerlerinde, yüksek güvenlikli tesislere sığınmış kimseler olacaktı ama böylesi bir vahşet, uzayın derinliklerinden buraya kadar sapasağlam gelebilmişse elbette onları da bulacaktı. Hiç kimseye kaçma ya da gizlenme fırsatı tanımayacak kadar saldırganlardı. Olup biten vahşet, sokak hayvanlarını da ürkütmüştü ancak ne gariptir ki bu yaratıklar onları görmüyorlardı bile. Yaratıklar aç değildi evet, onlar sadece gezegenimizdeki soysuz insan ırkı kadar vahşiydi. Beslenmek için öldürmüyorlar, belki de cesetle beslenmekten hoşlanıyorlardı, kim bilir? dedim kısık sesle. Başımı sağa sola hayretle sallarken kendi var oluşumun garipliğine takıldım yeniden. Dünya, uzaylı yaratıklar tarafından istila edilmişti ve ben bu durumu konuşabilecek birilerini bekliyordum. Olması gerektiği gibi normal insanlara benzer bir delirmeyi bile başaramamıştım. Kalabalık ve ben nihayet yolun sonuna gelmiştik. Her ne olursa olsun, bu toplu intihar seremonisini sevmiştim. Benim gibileri aciz ve hastalıklı gören bu kalabalık, başı sıkıştığı anda, o çok övündüğü konforlu hayatını bir anda yerle bir etmişti. Son yudumumla bitirdiğim biramın şişesini az ilerimde bir insanı parçalamakta olan yaratığa fırlattım ve sırt üstü soğuk zemine uzandım. Yaratığın çıkardığı sesler yaklaştıkça, kalbimin bir kuş gibi çırpınışını duyumsadım, yüzümde geniş bir tebessüm belirdi. Hiç üşenmeden koşarak geldi yaratık ve boynuma geçirdiği dişleriyle hayatıma son verme isteğini cesurca sergiledi. Şimdi beraberce ahenkle hırlıyorduk. Bedenim istemsizce kasılarak onu uzaklaştırmayı denerken, ben yaratığın işini kolaylaştırmayı istiyordum. Kan kaybetmemle beraber, sahip olduğum güç çekilmeye ve azalmaya başladı. Yaratık suratımın ortasını dişlerken, kokusunu içime çekebilmeyi umut ettim ama başaramadım. Bilincim yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamışken benden, koşulsuz son gelip buldu bizi.

07.07.2017 tarihinde bilimkurgukulubu.com ‘da yayımlandı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: