Ucubeler, Martin Eden | (Kısa Öykü)

Gözlerini açtığında hiç tanımadığı iki küçük çocukla karşılaştı. Vücudunu saran hortumlara şaşırmaya fırsat kalmadan çocukların “babaanne” bağrışlarıyla irkildi. Onları kibarca bedeninden uzaklaştırırken, etrafını kontrol etti. “Burası bir hastane, ama ben…” daha fazla konuşamadı, garip bir tutukluk yaşarken çocuklar takıldı gözüne yeniden. “Kim olduğunuzu hiç bilmiyorum, çocuklar, kendimi dahi tanımıyorum. Benden ne istiyorsunuz?” dedi.

Çocuklar hep bir ağızdan neşeyle “Seni ziyarete geldik, unuttun mu babaanne bugün doğum günün,” dedikten sonra bilindik kutlama şarkısını söylemeye başladılar. Onlar şarkılarına devam ederlerken, yeniden kendi içindeki girdaba gömüldü. Beyninde kalan son anı kalıntılarını eşeliyordu, kim olduğuna dair somut bir yaşantı bulmak için tüm gücüyle çabalıyordu. Hiçbir şeye ulaşamadı. Çok yaklaştığını hissetse de bomboş bir bellekle çaresizlik içinde odaya döndü. Sonra çocukları incelemeye başladı, belki zihninde saklı olanı canlandırmaya onların güçleri yeterdi.

Sırayla çocuklara baktı. Büyük olanı taş çatlasın on beş yaşında gösteren bir erkekti. Saçları düz ve kumral bir teni vardı. Küçük ise uzun siyah saçları ile buğday tenli, kıpır kıpır bir kız çocuğuydu, on yaşında olduğunu düşündü. Gülüşlerinde hoşuna gitmeyen bir tını vardı ancak bu düşüncesinden dolayı hemen bir utanç duygusu kapladı benliğini. Cesaretini topladı ve konuşmaya başladı, “Çocuklar, sizi gerçekten hatırlayamıyorum, hadi biraz kendinizden bahsedin, bir de bana beni anlatın,” dedi mahcup gözlerini onlardan sakınırken.

Çocuklar derin bir nefes alıp birbirleri ile bakıştılar. Yaşlı kadın onların bu sinsi hareketlerinden bir şeyler çıkarmaya çalışsa da başaramadı. Odanın içinde esip duran “bip” sesini şimdi duymaya başlamıştı. Bağlı olduğu cihazlardan yükselen bu belli belirsiz sesler onun yaşadığının göstergesiydi, “Ne kötü, sesler bittiğinde burada olamayacağım, ne kötü ki solgun bedenime dokunamayacağım bir kez daha,” zihninden dökülen bu sözler yaşlı kadını şaşırtmıştı. Adını bile hatırlayamazken ölüm ve yaşam konusunda bir fikri vardı. Kendince sevinmişti, kutladı kendisini. Evet, bir şeyler hareket ediyordu geçmişinde.

Büyük çocuk yerinden kalktı ve sehpanın üzerinde durmakta olan kumandayı eline alarak perdeyi andıran panjur kapakların açılmasını sağladı. Odada bulunanlar gözlerini kısarak ışığa alışmaya çalıştılar. Yaşlı kadınsa beynine hücum eden ışık nedeniyle bir kâbusun içine düşmüştü. Işık onu büyük bir işkence tezgâhının ortasında, ellerinden ve ayaklarından bağlı sersem kalabalığın beğenisine sunulmuş bir yaşantıya götürdü. Mahremiyetiyle alay ediliyordu. Yabancı eller bacak arasında gezinirken çaresizlikle kıvranıyor, küfürler savuruyordu. Garipsedi bu durumu çünkü yaşantı ne geçmişe ne de şimdiye benziyordu. Rüya dese o hiç değildi, her şey net ve belirgindi. Okuduğu kitaplar aklına geldi birden, rüyalarla ilgili bir kitap.

Yaşlı kadın parıldayan ışığa bakarken bedeninden yükselen acıların nerede ya da ne zaman yaşandığını kestirmeye çalışıyordu. İşkence altında geçen dakikalarda onu izleyen kalabalığın şehvetle dolduklarını fark ettiğinde biraz daha gömüldü benliğindeki çamura. Bataklığa benzettiği geçmişi pek bir sevimsizdi şimdi. Birisi vardı, karanlık bir leke gibi savruluyordu varlığı.

Köpekler ve yardım konulu bir cümlenin altını çiziyordu, “Martin Eden” diye fısıldadı. Kitapları düşünen kişi ile işkence tezgâhında duran kişi ve iki çocuğun karşısında hastane odasında yatan kişi; hepsinin kendisi olmasına anlam veremezken ellerine düştü bakışları. Elleri kurumuş bir yara kabuğunu andırıyordu. Sonrasında siyah bir bileklikle, bakımsız ve genç bir kadın görüntüsü geldi gözlerinin önüne.

Büyük çocuğun sinsi ifadesi ile karşılaştığında gördüklerinin hepsi son buldu, yeniden hastane odasındaydı. “Babaanne, bize eskilerden anlatsana, geçmiş yaşantılar dersi ödevlerimizi de aradan çıkartmış oluruz hem,” dedi pişkince gülerek.

“Bir şey hatırlamıyorum ki. Oda neden bu kadar aydınlık?”

“Oda aydınlık çünkü artık birden fazla güneş var. Yani şu aynalar her yeri her saat aydınlık tutuyor. Karanlık istiyorsan perdeleri kapatmalısın.”

“Nasıl? Hiç gece olmuyor mu?”

Çocuklar epey eğleniyorlardı, yaşlı kadının hayretle başlayan her cümlesi onları kendilerinden geçiriyordu. Kadın bu duruma kızsa da yaşadığı dünya hakkında olan merakı nedeniyle sabırla dinliyordu onları. Çocukların söylediği gibi artık gece olmuyordu. Daha doğrusu ihtiyaç hissedilmedikçe karartma yapılmıyordu. Başlangıçta zor olsa da tüm canlı formu bu yeni duruma kısa sürede ayak uydurmayı başarmıştı. Aynalar, beklenenin aksine mevsim geçişlerini ve küresel iklim sorununu da ortadan kaldırmayı başarmıştı. Isınma ve aydınlanma için harcanan çaba bilimin başka kollarına aktarılmıştı.

Gece ve karanlık kelimeleri yaşlı kadının bilicinde yepyeni bir çeltik açtı. Büyükçe bir otoyolun sırtını yasladığı yamacında içilen biralar gözünün önüne geldi. Küçük hayaller ve küçük dostluklarla kurulu bu sofrada yaşadığı neşeli anlar gözlerinin dolmasına sebep olmuştu. Sanki bin yıl öncesine ait bir anıydı bu. Biralar ve ucuz şaraplar eşliğinde ağız dolusu anlatılarla aşağıdaki otoyoldan geçip giden araçları izliyorlardı. İlk kez o tepede öpüşmüştü onunla. Ona âşıktı. Tepe çok güzeldi, şarap ruhunu yumuşatmıştı ve dolunay vardı. Hafif bir gülümseme belirdi kadının yüzünde, üniversite yıllarıydı, hatırlamıştı. Karanlığın içinden sıyrılıp çıkan bu kadın silueti buruk bir sevinç yaşattı ona.

Küçük kız, “Hep yaşlı mıydın babaanne? Ben seni tanıdığımdan beri bu yataktasın, yalnızlıktan sıkılmıyor musun, burada yatmaktan?

“Tüm bunların farkına varsam sıkılırdım elbette, ama bilmiyorum ki, en son ne zaman konuştuğumu bile hatırlamıyorum,” dedikten sonra anıları yeniden dalgalandı. Bir kayaya tünemişti, yine bira içiyordu, ayaklarının ucuna kadar gelen köpüklü dalganın sesini işitti. “Karşı kıyıdaki ışıklar olmasa keşke,” diye iç geçirdi. Sonra ayağı kayıp üç basamaklı bir merdivenden düşen arkadaşının yanına koştu. Soğuktu. Çok soğuk. Kadının koluna girip kıkırdadı. Birlikte eve girdiler ve yakılması gereken ne varsa sobaya tıktılar. Birkaç kadeh şarapla perçinlediler sarhoşluklarını. Gözlerini araladığında odadaki karartının sahibi üzerini örtüyordu, sevgi dolu bir şükür duasına dalmışçasına izlediler birbirlerini. Öpüşülmesi gereken başka bir geceydi ancak olmadı. Belki de dolunay yoktu ya da bir şey onları ürkütüyordu, çocuksu bir heyecanla düşlerine misafir oldular birbirlerinin.

“Hep yalnızdım, onu bir tek kişiyle paylaştım, çok ama çok severdi beni. Ağır, kurşun gibi bir sesi vardı. Beni tanrı kabul etmişti.”

“Babamız mı o kişi?”

“Hayır, hayır. Babanız hakkında hiçbir fikrim yok. Kesinlikle babanız değildi.” dedi hafif bir tebessümle.

“Keşke,” diye iç geçirdi yaşlı kadın. Yeniden soğumaya başladı bedeni, üşüyordu. Kar yağışı altında onunla kol kola yürümeye çalışıyorlardı. İki sarhoşun buzlu zeminde yürümesini takip eden anılar hastalıklı bir yalnızlığa evrildi.

Yaşlı kadın artık yalnızdı. Sevdiği kadın yaşlandı mı bilmiyordu bile. Altını çizdiği kitaplarını anımsadı. Gözyaşları birer birer düşüyordu kurumuş yanaklarından. Bedeni milyonlarca eş parçaya bölünüyordu. Çocuklar onu gösterip gülüşüyorlardı. Yaşlı kadın kan oturmuş gözleriyle etrafını incelemeye koyulsa da garip bir hissizliğin bedenine yayılmasına engel olamıyordu. Kitapların gerçek sahibi ucube kahramanlar dökülmeye başladı tavandan. Onları gördüğüne öylesine sevindi ki bu kez sevinçten ağlıyordu, düşen her bir ucubeyi hatırlıyordu; hangi ucube hangi kitaba ait biliyordu. Karanlık gecelerde mum ışığında fısıldanan sözleri işitiyordu. Uğruna çektiği çileyi, kadınsı sevdasını, gizlenmiş ayıplarını birer birer gördü.

Yaşlı kadının dünyası yeniden aydınlanmaya başladı ve varlığına hücum eden gürültünün altında ezilmeye başladı. Tonlarca ağırlıktaki bu katı aşağılamanın altında yok olmamak için direniyordu. Karşı koyma duygusunu dahi yitirdi, geriye pek bir şey kalmadı. Boş bir oluş kaldı ona. Şimdi sadece vardı, varlığını ortaya koyacak güçten yoksunken.

Alkış sesiyle kendinden geçen üniversite öğrencisi tam tamına yüz yetmiş gram altın kazanmış olmanın sevinciyle gurur dolu bir bakış fırlattı burnunun önüne kadar gelen kameraya.

Yarışma muhteşem bir finalle sonlanmıştı. Ölmekte olan insanların ailelerinden satın alınan bilinç kayıtları basit bir işlemle zorluk derecesine göre programlanıyordu. Yaşlı kadın, final sorusuydu. Anı yarışmasında olduğundan habersizdi bu kadın. Program aktif hale getirildiğinde özel bir maske ile gizlenmiş yarışmacının onu insan olduğuna inandırıp geçmişine kapılması hedefleniyordu. Anıların yeniden canlanması sırasında çiplere hapsedilmiş bilinç artığının yaşayacağı duygunun yeterince güçlü olması gerekiyordu.

Yarışmacılar ve seyirciler; onun acı dolu yalnızlığını, yarım kalmış yaşantılarda didinmiş olduğunu bilmiyorlardı. Kadın, günümüzden yetmiş yıl önce sahte belgelerle belleğinin çalındığından da habersizdi. O, aslında ömrünün en verimli çağında alıkonulmuştu. Zavallı kadın ölmeyi bile becerememişti, açlıktan yitip gittiğinde hala bilinçsizdi.

08.12.2018 tarihinde 46’lık Dergisi 3. sayısında yayımlandı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: